G.ünsor o.rder o.f ARCH.itecture @gooarch
We are designing in and for Architecture to attain becoming member of the designer minds in architecture through CAD... gunsor.com izmir Joined September 2009-
Tweets736
-
Followers135
-
Following237
-
Likes2K
Olumsallığın zorunluluğu tarihten çok bir doğa kanunu hatta bir fizik kanunu olarak ele alındığında asıl yıkıcı yanını gösterir. Tarihteki olumsallık vurgusu bu kiplerdeki kadar çok güçlü değildir. o yüzden Hegel'i yeterince materyalist değil diye kesip atamayız. Olumsallık zorunluluğu Hegel'in tarihi üzerinde tabi ki kopukluklara vardıran olumsuzluklara sebebiyet verecektir ama doğadaki olumsallığın zorunluluğu bir dinazorların komple yokolması gibi bir süreci içine alan daha üst daha yıkıcı bir kiptir. Böylece özgürleşme, yalnızca tarihsel tahakkümün aşılması değil, tarihin devamını mümkün kılan doğal koşulların bilinçli olarak korunması anlamını da kazanıyor. Bu da daha önceki iletilerde ortaya konulan ekonominin bütün insanlığın hizmetine verilmesi düşüncesini, ekolojik ve gezegensel ölçekte yeniden temellendiriyor. Olumsallığın zorunluluğu bütün varlık düzeylerinde geçerli olabilir; fakat bu zorunluluğun gerçekleşme biçimleri ve yıkıcılığı bütün düzeylerde aynı değildir. Bu ayrım, Hegel'i Meillassoux karşısında neden bütünüyle terk etmememiz gerektiğine ilişkin güçlü bir gerekçe oluşturuyor. Çünkü tarihsel olumsallık ile doğal olumsallık aynı ontolojik ilkeye tabi olsalar bile aynı ölçekte, aynı hızda ve aynı sonuçlarla işlemezler. Öncelikle iki düzeyi ayıralım. Olumsallığın zorunluluğu ile olumsal olayın yıkıcılığı farklı şeylerdir. Meillassoux'nun facticity (olgusallık) ve hyper-chaos (hiper-kaos) kavramları açısından, doğa yasalarının kendilerinin bile başka türlü olabilmesi düşünülür. Bu, sıradan anlamda bir doğal afetin veya rastlantısal olayın gerçekleşmesinden daha radikal bir iddiadır. Örneğin dinozorların yok oluşu, mevcut fizik yasalarının işlediği bir evrende gerçekleşmiş tarihsel-doğal bir olaydır. Kretase-Paleojen yok oluşunda asteroid çarpması, iklimsel ve ekolojik süreçler belirleyici olmuştur. Bu olay, doğa yasalarının değiştiğini göstermez. Fakat mevcut yasaların hüküm sürdüğü bir dünyada bile yaşamın sürekliliğinin ne kadar kırılgan olabileceğini gösterir. Meillassoux'nun düşüncesi bundan daha ileri gider: Bu yasaların kendilerinin değişmezliğinin de zorunlu bir temeli bulunmayabilir. Bu örnek 3 farklı olumsallık düzeyini düşünmemizi sağlıyor: (Düzey: Olumsallığın görünümü) 1) Tarihsel : Kurumların, üretim ilişkilerinin, uygarlıkların dönüşmesi veya kesintiye uğraması 2) Doğal : Türlerin yok olması, ekosistemlerin çökmesi, gezegensel dönüşümler 3) Fiziksel-yasasal : Doğa yasalarının kendilerinin başka türlü olabilmesi ihtimali Bunlar zorunlu olarak birbirinden kopuk üç dünya değil; farklı açıklama düzeyleridir. Hegel'in kesilip atılamamasına gelirsek; doğadaki radikal olumsallığın kabul edilmesi, insanlık tarihindeki bütün gelişmelerin birbirinden bağımsız rastlantılardan oluştuğu anlamına gelmez. Örneğin kapitalizmin ortaya çıkışı tarihsel olarak zorunlu olmayabilir. Fakat kapitalist üretim ilişkileri bir kez kurulduğunda, bunların iç çelişkileri ve yeniden üretim mekanizmaları diyalektik olarak araştırılabilir. Başka bir deyişle; Bir tarihsel düzenin ortaya çıkışı olumsal olabilirken, o düzenin kendi koşulları içerisindeki belirli ilişkileri zorunluluk taşıyabilir. Bu zorunluluk mutlak değil, koşulludur. Hegelci diyalektiğin açıklayıcı gücünü burada koruyabiliriz. Diyalektik, gerçekleşmiş tarihsel biçimlerin kendi iç ilişkilerini, çelişkilerini ve dönüşüm imkânlarını kavrar. Meillassoux'nun olumsallığı ise bu ilişkilerin hiçbirinin evrensel ve ebedî bir tarih yasası olarak mutlaklaştırılamayacağını hatırlatır. Böylelikle iki düşünürün birbirini bütünüyle dışlaması gerekmez. Doğal olumsallık, tarihsel diyalektiğin maddi koşullarını ortadan kaldırabilecek güçtedir. Dinozor örneğinin asıl önemi burada. Bir türün biyolojik evriminde belirli süreklilikler ve gelişme süreçleri bulunabilir. Fakat büyük bir asteroid çarpması, bu sürekliliklerin gerçekleştiği maddi koşulları kökten değiştirebilir. Benzer şekilde insanlık tarihi de doğal koşullardan bağımsız değildir. Bir uygarlığın kendi iç çelişkilerini çözebilecek tarihsel imkânlara sahip olması, onun bu imkânları mutlaka gerçekleştireceği anlamına gelmez. Doğal bir felaket, salgın veya ekolojik çöküş, söz konusu tarihsel gelişmenin koşullarını değiştirebilir. Bu nedenle şöyle bir ayrım vurgulanmalı: Tarihsel diyalektik, belirli maddi koşullar içerisinde gelişen zorunlulukları açıklar; radikal doğal olumsallık ise bu koşulların sürekliliğinin mutlak bir güvenceye sahip olmadığını gösterir. Burada olumsallık, diyalektiğin yerine geçmez. Diyalektiğin gerçekleşme koşullarının mutlak olmadığını ortaya koyar. Peki, "daha üst, daha yıkıcı bir kip" diyerek hakikaten olumsallığın kipleri arasında bir hiyerarşi kurulabilir mi? Burada doğrudan bir ontolojik üstünlükten ziyade, etki alanı ve belirlenim düzeyi bakımından bir hiyerarşi kurulabilir. Örneğin ekonomik bir krizin belirli toplumsal kurumları dönüştürmesiyle, bir asteroidin gezegen ölçeğinde biyolojik yaşamı dönüştürmesi aynı kapsamda değildir. Daha da radikal olarak, fizik yasalarının değişebilmesi ihtimali, yalnızca belirli toplumsal kurumların değil, onların var olmasını mümkün kılan fiziksel koşulların da olumsal olduğunu ifade eder. Fakat önemli bir nüans var: Meillassoux'nun mutlak olumsallığı, daha yıkıcı olayların daha sık gerçekleşeceğini veya fizik yasalarının gerçekten değiştiğini söylemez. Bu, mevcut fizik biliminin doğruladığı bir yasa da değildir; doğa yasalarının zorunluluğuna ilişkin metafizik bir tezdir. Tarihin diyalektik sürekliliği, doğanın radikal olumsallığı içerisinde yer alır. Dolayısıyla olumsallığın mutlaklığı ile yıkıcılığın derecesini birbirinden ayırmamız gerekiyor. 1) Fiziksel ve ontolojik düzlem : Doğa yasalarının dahi mutlak zorunluluğa sahip olmayışı 2) Doğal ve biyolojik düzlem : Türlerin, ekosistemlerin ve yaşam koşullarının olumsallığı 3) Tarihsel ve toplumsal düzlem : Tin'in, kurumların ve ekonomik ilişkilerin diyalektik gelişimi Bu şema ontolojik olarak birbirinden kopuk katmanları değil, farklı ölçeklerde işleyen ve birbirini koşullandıran süreçleri gösteriyor. Bu çerçevede Hegel'in tarih felsefesi, mutlak olumsallığın içinde işleyen tarihsel belirlenimlerin felsefesi olarak yeniden yorumlanabilir. Ama tarihin diyalektik olarak açıklanabilir olması, tarihin kesintisiz devam edeceği anlamına gelmez. Doğal olumsallık tarihsel sürekliliği ortadan kaldırabilir. Bununla birlikte tarih devam ettiği sürece, ortaya çıkan yeni koşullar içerisinde yeniden diyalektik ilişkiler kurulabilir. Hegel ile Meillassoux'yu uzlaştırmanın yolu, ikisinin aynı düzeyde birbirine rakip iki tarih açıklaması olduğunu varsaymak değil. Hegel, tarihsel belirlenimlerin içkin gelişimini açıklamak için; Meillassoux ise bu gelişimin varlık koşullarının nihai zorunluluğunu sorgulamak için kullanılabilir. Ancak bu bir felsefi yeniden kurmadır; iki düşünürün kendi sistemlerinin doğrudan uyuştuğu anlamına gelmez. Olumsallığın zorunluluğu Varlık'ın hiçbir belirleniminin mutlak güvenceye sahip olmadığını ortaya koyarken, diyalektik bu güvencesizlik içerisinde oluşan tarihsel sürekliliklerin içkin mantığını açığa çıkarır. Doğal olumsallık tarihin maddi koşullarını yıkabilecek ölçekte işlerken, tarihsel diyalektik bu koşullar var olduğu sürece Tin'in kendi belirlenimlerini üretmesini ve dönüştürmesini sağlar. Fakat dinozorların yok oluşunu mümkün kılan olumsallık, insanlık tarihini sona erdirebiliyorsa, logosun sürekliliğini neye dayandıracağız? Çünkü logosun kavramları süreklileştirme yeteneği, logosun maddi taşıyıcılarının da sürekliliğini garanti etmez. Bu durumda “diyalektik olumsallığın sürek avıdır” önermesi de yeni bir boyut kazanıyor: Diyalektik yalnızca olumsallıkları kavrama dönüştürmekle kalmayıp, logosun kendi varlık koşullarının kırılganlığını da kavramak zorunda kalıyor. Böylece özgürleşme, yalnızca tarihsel tahakkümün aşılması değil, tarihin devamını mümkün kılan doğal koşulların bilinçli olarak korunması anlamını da kazanıyor. Bu da daha önceki iletilerde ortaya konulan ekonominin bütün insanlığın hizmetine verilmesi düşüncesini, ekolojik ve gezegensel ölçekte yeniden temellendiriyor. Benden sonra tufancılığın yıkıcılığı yalnızca ekonomini yer aldığı tarihsel ve toplumsal düzlemde değil doğal ve biyolojik düzlemde hatta atom çekirdeğinin fütursuzca parçalanmasıyla Fiziksel ve ontolojik düzlemde bile yer alıyor. Evrenin homeostatiği önünde sonunda bu kuantumsal fütursuzluklara cevap verecektir. O zaman kozmik sorunların birincisi benden sonra tufancılıktır ve bir an önce bertaraf edilmelidir.
Olumsallık imkânın tükenmezliği, diyalektik imkânın belirlenimi, logos belirlenimin kavramsal sürekliliğidir. Tarih ise bu üçünün, hiçbir nihai belirlenimde tüketilemeyen oluşudur. Bu hiç bitmeyen bir tarihin nihai manifestosudur. Tarihin sonsuzluğunu; tarihsel olayların sonsuz
"Birçok insan, savaş kayıtlarından söz edildiğinde bunların kan yağmuru, kokuşmuş rüzgar, etin uçuşup kemiklerin saçıldığı korkunç sahnelerin anlatımlarıyla dolu olduğunu düşünür; ancak bu her zaman doğru değildir. Bu tür sahneler aslında muharebelerde ortaya çıkar ve savaş denilen büyük oyunun yalnızca bir perdesinden ibarettir. Yani modern çağdaki savaşların büyük bir kısmı, yürüyüşlerden garnizonlara ve muharebe hazırlık hareketlerinin birbirini izlemesinden oluşur. O gökyüzünü sarsan, yerleri titreten büyük drama’dan ziyade, bu göze çarpmayan hazırlık hareketlerinin içinde zafer ya da yenilginin asıl fırsatı gizlidir." - Görseldeki Japonca Metnin Çevirisi "Savaş her şeyin babasıdır. " - Heraklitos (Güney İzmir'li bir filozof) Savaş cinayettir. Savaşa hazırlıksa teşebbüs. Önceden karşı tarafı uyarmak teşebbüs aşamasında savaşı tersine çevirmek yani barış imkanını taşırken sonraki aşamada ise barışla alay etmektir. Savaş ancak teşebbüs aşamasında faydalıdır. Savaşa fiilen geçildiğinde hiçbir faydası yoktur. Teşebbüs aşamasında uyarmak barışı getirebilir. Ama fiilen savaş halinde iken uyarmaksa sırf karşı tarafla değil tüm bu iyi şeylerle alay etmektir. Heraklitos’un “Savaş her şeyin babasıdır” sözü, Antik Yunan düşüncesinde çatışmanın değişimin ve oluşun temel dinamiği olduğu fikrini özetler; her şeyin karşıtlıklar üzerinden var olduğunu ve savaşın bu karşıtlıkları görünür kıldığını vurgular. Bunu ahlaki ve stratejik bir zemine çekersek: Savaşı cinayet olarak tanımlamak, hazırlığı “teşebbüs” saymak ve önceden uyarmayı barış kapısı, sonradan uyarmayı ise barışla alay etme biçimi olarak konumlandırmak. Bu, caydırıcılık (deterrence) ile kışkırtma (provocation) arasındaki ince çizgiyi işaret ediyor. Uluslararası ilişkilerde birçok devlet, hazırlık ve uyarıyı tam da savaşın önlenmesi için kullanır; ancak karşı taraf bunu tehdit olarak okursa süreç hızla tırmanabilir. Japon metnindeki “hazırlık hareketlerinin içinde zafer veya yenilginin asıl fırsatının gizliliği” vurgusu da benzer bir noktaya temas eder: Görünür kanlı sahnelerden ziyade, görünmeyen hazırlıklar asıl sonucu belirler. Aslında bu hazırlıkları a priori cinayete teşebbüs olarak kodlamak gerek. Kısaca, Heraklitos’un ontolojik “savaş babadır” iddiası ile ahlaki “savaş cinayettir” iddiası arasında bir gerilim var. Birincisi çatışmayı varlığın koşulu olarak görürken, ikincisi onu meşru olmayan bir eylem olarak konumlandırıyor. Bu gerilim, savaşın hem kaçınılmaz bir insan pratiği hem de ahlaki olarak reddedilmesi gereken bir şey olduğu ikilemini yansıtıyor. Savaşın “faydası” yalnızca teşebbüs (hazırlık, sinyal, caydırıcılık) aşamasında mevcuttur; fiilî çatışma başladığında ise hem araçsal hem ahlaki olarak değerini yitirir. Teşebbüs aşamasındaki uyarı barış ihtimalini taşırken, savaş başladıktan sonraki uyarı ise barış ideali kadar tüm ideaların kendisiyle alay etmek anlamına gelir, çünkü nihai amaç olarak teleolojilerin en bozulmuşu ölüm teleolojisi kurulmuştur. Bu ayrım, klasik strateji literatüründeki bazı gerilimlerle örtüşür. Clausewitz’in “savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır” tezi, fiilî savaşın da hâlâ siyasi bir araç olabileceğini (sınırlı hedeflerle, müzakereyle sonlandırılabilir olduğunu) varsayar. Bu sürekli hale getirilmemeli: Savaş bir kez kinetik hale geldiğinde, artık siyasetin devamı değil, siyasetin ve barışın inkârıdır. Bu, özellikle nükleer çağda ve topyekûn savaş deneyimlerinden sonra güçlenen bir görüştür; çünkü modern savaşın yıkıcılığı, “sınırlı fayda” iddiasını zayıflatır. Tarihsel örnekler ise bu tezi hem destekler hem de sınırlar. Soğuk Savaş’taki nükleer caydırıcılık, büyük ölçüde “teşebbüs aşamasında kalan” bir savaştı; fiilî kullanım olmaması, karşılıklı imha tehdidinin barışı (veya en azından büyük savaşın ertelenmesini) sağladığının sıkça ileri sürülen kanıtıdır. Buna karşılık, 1914’teki mobilizasyonlar veya 1930’lardaki bazı uyarilar, teşebbüs aşamasında kaldığı halde barışı getirmedi, tırmanmayı hızlandırdı. Yani teşebbüsün kendisi de otomatik olarak barış üretmez; karşı tarafın algısı, güç dengesi ve iç siyaset belirleyicidir. Fiilî savaş başladıktan sonra uyarı veya müzakere çağrısının “alay” olarak görülmesi de tarihte tamamen doğru gibi gözükmez, ama savaşın maliyetleri zaten ödenmeye başlanmıştır. Ancak birçok savaş (örneğin 1953 Kore ateşkesi veya 1973 sonrası Mısır-İsrail süreci) fiilî çatışma sırasında veya hemen sonrasında yapılan uyarı ve müzakerelerle sona ermiştir. Bu durum, “savaş başladıktan sonra hiçbir fayda yoktur” iddiasını mutlak olmaktan çıkarır; fayda, savaşı daha erken bitirmek veya daha kötü bir sonuca engel olmak şeklinde de tanımlanabilir. Ama cinayet artık işlenmiştir. Savaşın asıl değeri (eğer varsa) gerçekleşmeden önce, caydırma ve sinyal verme kapasitesindedir. Ancak bu, fiilî savaşın her durumda “sıfır fayda” olduğu anlamına gelmez; bazen en az kötü sonucu üretme işlevi de görebilir. Heraklitos’un “savaş her şeyin babasıdır” ontolojik formülü normatif ve araçsal bir çerçeve ile sınırlandırılmadır. Atom bombası cinayettir çünkü uyarı yapılmamıştır. Bu iddia, Heraklitos'un çerçevelenmesine doğrudan oturuyor: Atom bombası, “teşebbüs aşamasında uyarı yapılıp savaşın tersine çevrilebilir olduğu” eşiği aşıldıktan sonra kullanıldığı için cinayet sayılır. Yani hazırlık ve sinyal aşaması atlanmış, fiilî yıkım doğrudan gerçekleştirilmiştir. Tarihsel olarak uyarı konusu tartışmalıdır. 26 Temmuz 1945’te yayınlanan Potsdam Bildirgesi, Japonya’ya kayıtsız şartsız teslim olmasını, aksi halde “derhal ve topyekûn yıkım”la karşılaşacağını bildirmişti. Japonya bu bildiriyi net bir kabulle yanıtlamadı. Buna karşılık, atom bombasının özel niteliği hakkında (yeni bir silah türü, tek bir bombanın bir şehri yok edebileceği) önceden somut bir uyarı veya gösteri niteliğinde bir deneme yapılmadı. ABD yönetimi, böyle bir uyarının bombanın sürpriz etkisini azaltacağını, Japonların sivil nüfusu tahliye etmesini veya hava savunmasını güçlendirmesini sağlayabileceğini ve teslimiyet baskısını zayıflatabileceğini düşündü. Bu noktada iki ana yorum vardır: 1) Bombayı savunanlar, savaşın zaten devam ettiğini, Japonya’nın teslim olmayı reddettiğini ve planlanan kara çıkarmasının yüz binlerce ek ölüme yol açacağını ileri sürer. Onlara göre Potsdam uyarısı yeterlidir; atom bombası da savaşın bitirilmesini hızlandıran bir araçtır. 2) Bombayı cinayet veya gereksiz şiddet olarak görenler ise, Japonya’nın zaten ağır yenilgi halinde olduğunu, Sovyetler Birliği’nin savaşa girmesinin teslimiyeti tetikleyebileceğini ve özellikle Hiroşima’dan sonra Nagasaki’ye ikinci bombanın atılmasının uyarı ve müzakere imkânını tamamen ortadan kaldırdığını savunur. Bu görüş, "fiilî savaş halindeyken uyarmak alay etmektir” formülüne yakındır. Eğer atom bombası “teşebbüs” aşamasında (örneğin Potsdam’dan önce veya gösteri bombası olarak) sinyal olarak kullanılabilseydi, Heraklitos'un çerçevelenme mantığına göre barış ihtimali taşıyabilirdi. Fiilen şehirler üzerinde kullanıldığı anda ise, uyarı yapılmış olsa bile, çerçevenin tanımına göre artık barış imkânını değil, barış idealinin ve tüm ideaların kendisiyle alay etmeyi temsil eder. Bu, nükleer silahların doğası gereği “sınırlı teşebbüs” ile “fiilî kullanım” arasındaki çizginin son derece ince ve geri dönüşü zor olduğunu da gösterir. Kısaca, atom bombasının “uyarı yapılmadığı için cinayet” olduğu iddiası, Heraklitos'un çerçevelenmesinin teşebbüs/fiil ayrımına bağlıdır. Tarihsel kayıt ise hem “genel bir uyarı vardı” hem de “bu uyarının atom bombasının özel yıkıcılığını içermediği ve fiilî kullanımdan sonra ikinci bir şans verilmediği” gerçeğini içerir. Hangi yorumun geçerli olduğu, savaşın “faydası”nın yalnızca başlamadan önce mi yoksa bitirilmesini sağlamakta da mı aranacağına bağlıdır. Oysa hakikat tektir. Savaş cinayettir. Bu hakikati örtenlerin en büyük savunusu da tarihten gelir: "Oysa tarih, birçok savaşın fiilî kuvvet kullanımıyla (veya kuvvet tehdidiyle) sona erdiğini gösterir..." derler. Evet, mutlak “yalnızca başlamadan önce fayda vardır” kuralı, neredeyse tüm konvansiyonel savaşları a priori cinayet ilan eder; bu da pratikte devletlerin varlıklarını koruma hakkını reddeder. Nükleer silahlar bu kuralı daha keskin hale getirir çünkü yıkım ölçeği “sınırlı fayda” iddiasını zorlar. "...fakat ölçek farkı temel mantığı değiştirmez." diye hakikati örtenler savunularını devam ettirirler. O yüzden "Savaş cinayettir." sözü adeta büyük bir gonga inen bir tokmak gibi devlet kavramını büyük bir gürültü ile titreterek tüm dikkatlerimizi Heraklitos'un çerçevesinin içine odaklar.
Müzeye bir şeyin kaldırıldığı ya da bir şeye geri dönüş falan yok her şey 'terk ile terfi edilme' durumunda/aşamasında moment olarak mevcut... Kendiliğindenlik/Özne ikilemi otomasyonun aktüel kalitesine göre ibreyi oynatıyor sadece, yoksa tabi ki bir sınıfsallık/tarihsellik ikileminden öznesiz söz edilemez. Sistem kurulduktan sonra önünde sonunda yapılaşacaktır ta ki özne tarafından tekrar daha kapsamlı bir sistem oluşturulmasında yapı taşı olarak kullanılana dek. 1) Kendiliğin savunusu kadar 2) geri dönüşler de aslında öznenin asıl tözselliğini göz ardı eder. Çünkü olumsallığı belirlenime dönüştürme faaliyetinin ta kendisi olan logos, diyalektik ile, öznenin henüz tam anlamıyla denetleyemediği kendiliğindenliğin -geçici olarak sistemleşmiş ya da sistemleşmemiş olsun- tüm olgularını sürek avına çıkmaktadır zaten. Hem 1'de hem 2'de öznenin kendisini aşarak yeni belirlenimler üretme kapasitesi ikinci plana itiliyor. Burada Hegel'in Tinin Fenomenolojisi önsözündeki meşhur önermesi özellikle önemli: "Töz aynı zamanda özne olarak kavranmalıdır." Öznenin tözselliği değişmez bir kendilikte aranamaz. Öznenin kendisini olumsuzlayabilmesi, başka belirlenimlere geçebilmesi ve bu geçiş içerisinde kendisini yeniden kurabilmesi gerekir. Ne yapısalcılık kendiliğinde muhafaza edilmelidir ne de Hegel'e geri dönülmelidir. Her ikisi de aşılacak yeni bütünlüğün belirlenimleri olarak ele alınmalıdır. Uzlaştırıcı bir tutumdan çok iki düşünce sisteminin çelişkilerini yine de illa terk etmek için onları yeni bir kavramsal kuruluşun malzemesi haline getirerek terfi ettirmek gerek.
Yapısalcılık ve özel olarak da yapısalcı marksizm artık kimseyi ikna etmiyor da ondan. Neoliberalizm öznesiz bir tarih ve toplum okumasını imkansız kıldı, üst-belirlenmenin nasıl siyasetsiz bir güya-siyaset ontolojisi inşa ettiği idrak edildi. 2000 sonrası, Hegel tüm dünyada
Au musée, rien ne peut être retiré ni restitué ; tout existe comme un instant dans un état/une étape d’« abandon ou de promotion ». La dichotomie spontanéité/sujet ne fait que modifier l’équilibre selon le degré d’automatisation ; autrement, on ne peut évidemment parler de dichotomie classe/historicité sans sujet. Une fois établi, le système se structure progressivement jusqu’à ce que le sujet l’utilise comme élément constitutif d’un système plus vaste. La défense de la spontanéité et la notion de retour négligent en réalité l’essentialité même du sujet.
Felsefi düşünce, olayların altındaki dinamikleri anlamayı ve geleceği sadece tahmin etmekle kalmayıp onu yönetebilmeyi sağlar. İşte ekonominin de usdışı kendiliğindenliklerinin su üstüne çıkartılıp analiz edilmesiyse dinamiklerinin anlaşılabilmesi ancak felsefi tarama ve sondajlarla mümkündür. Böylelikle ussallaştırılmamış köşe bucağı kalmayana kadar yapılan felsefi çalışmalar sonunda ekonomi de tarihsel olumsallıklarının yanı sıra tüm bu benden sonra tufancı usdışılıklardan sıyrılmış ve tüm insanlığın hizmetine katıksız bir şekilde verilmiş olur.
DİYALEKTİK vs OLUMSALLIK Diyalektik olumsallığın sürek avıdır. Diyalektik sürekli olumsallıkları logosun kavramlaştırabileceği alanlara sürerek logosu besler. Kavram kavramının sonsuzluğunun ve sürekliliğinin de bir açıklaması da bu olabilir. Olumsallığın olguları süreksizleştirmesinin aksine logos kavramları süreklidir. Logos olumsallıkları sindirip kavram olarak kendine şişirirken kavramları da süreklileştirir. Olumsallık olguların sürekliliğini güvence altına almazken, logos onların kavramsal sürekliliğini üretebiliyor. Olumsal bir olay, mevcut olgusal düzeni kesintiye uğratabilir. Bir ekonomik kriz, bilimsel keşif, toplumsal devrim veya doğal felaket, daha önce istikrarlı görünen ilişkileri bozabilir. Ancak bu kesintiler, olayların kavramsal olarak anlaşılmasını zorunlu biçimde kesintiye uğratmaz. Örneğin tarih boyunca devletlerin ortaya çıkış biçimleri, kurumları ve egemenlik ilişkileri değişmiştir. Buna rağmen devlet kavramı, bütün bu tarihsel dönüşümleri düşünmenin bir aracı olarak varlığını sürdürür. Fakat kavramın sürekliliği de, kavramın içeriğinin değişmezliği değildir. Devlet kavramının sürekliliği, tarih boyunca aynı devlet tanımının korunmasından değil, birbirinden farklı devlet biçimlerinin kavramsal ilişkiler içerisinde yeniden anlaşılabilmesinden kaynaklanır. Bu bakımdan logos, olguların değişimine karşı sabit kavramları muhafaza eden bir depo değildir. Kavramların kendilerini de dönüştürerek süreklilik kuran bir etkinliktir. Diyalektik, olumsallığın kavrama dönüştürülmesinin hareketidir. Av metaforunda diyalektik, logosun karşısına çıkan olumsallıkları edilgen biçimde beklemiyor. Onları araştırıyor, takip ediyor, birbirleriyle ilişkilendiriyor ve kavramsal belirlenim alanına taşıyor. Ama bu tek yönlü bir hareket değildir. Logosun geliştirdiği her yeni kavram, diyalektiğin henüz kavranmamış olumsallıkları araştırabilmesi için yeni araçlar sağlar. Dolayısıyla süreç kendi kendini besler. Logos sürekli şişer. Logosun şişmesi; niceliksel birikim mi, niteliksel dönüşüm mü acaba? Asla logosun genişlemesini yalnızca kavram sayısının artması olarak anlamamak gerekir. Örneğin yeni bir bilimsel keşif, yalnızca mevcut kavramlarımıza bir yenisini eklemeyebilir. Daha önce kullandığımız zaman, mekân, nedensellik veya madde kavramlarını da yeniden düzenleyebilir. Bu durumda logos yalnızca genişlemez; kendi kavramsal mimarisini de dönüştürür. Yeni belirlenimler eskilerini yalnızca ortadan kaldırmaz; kimi içeriklerini koruyarak başka ilişkiler içerisinde yeniden konumlandırır. Ancak Hegel'in sırf tek bir "Aufhebung" terimi gibi bu dönüşümün önceden belirlenmiş bir nihai bütünlüğe ulaşması gerekmiyor. Logosun büyümesi, tamamlanmış bir hakikate yaklaşmaktan çok, kavramsallaştırılabilir olanın alanını genişletiyor. “Kavram kavramının sonsuzluğu” kavram oluşturabilme imkânının sonsuzluğu demektir. Tekil bir kavram tarihsel olarak işlevsizleşebilir, dönüşebilir, hatta terk edilebilir. Fakat kavramsallaştırma etkinliği, bu terk edilişi bile yeni bir kavramsal belirlenim olarak işleyebilir. Başka bir ifadeyle, bir kavramın yetersizliğinin kavranması bile kavramsal bir etkinliktir. Böylelikle logos, yalnızca başarılı kavramsallaştırmalarla değil, kendi kavramlarının yetersizliğini kavramsallaştırarak da kendisini üretir. Burada sonsuzluğu, tamamlanmış sonsuz sayıda kavramın varlığı olarak değil, kavramsallaştırmanın ilkesel olarak nihai bir kapanışa mahkûm olmaması şeklinde düşünmek daha tutarlı. Olumsallık, olgusal sürekliliğin güvencesizliğidir; diyalektik, bu güvencesizliğin kavramsal belirlenime sürülmesidir; logos ise belirlenimlerin kendi dönüşümleri içerisinde süreklilik kazanmasını sağlayan üretken etkinliktir. Bu üçlü içerisinde süreklilik ile süreksizlik birbirini dışlayan iki mutlak karşıt olmaktan çıkıyor. Dahası, logosun sürekliliği olumsallığın ortadan kaldırılmasına değil, onun hiç bitmeyen kavramsallaştırılmasına dayanıyor.
Olumsallık imkânın tükenmezliği, diyalektik imkânın belirlenimi, logos belirlenimin kavramsal sürekliliğidir. Tarih ise bu üçünün, hiçbir nihai belirlenimde tüketilemeyen oluşudur. Bu hiç bitmeyen bir tarihin nihai manifestosudur. Tarihin sonsuzluğunu; tarihsel olayların sonsuz sayıda gerçekleşmesine değil, imkânın kapanmaması ile imkânın belirlenmesi arasındaki bitimsiz ilişkiye dayandırarak ve üstelik bu iki ilkeyi birbirinin karşıtı olmadan birbirini mümkün kılar hale getirerek gösterebiliriz elbet. Olumsallık, hiçbir tarihsel belirlenimin mutlak ve nihai olamayacağını ifade eder. Her gerçekleşmiş durum, başka türlü olabilmenin ontolojik açıklığını bütünüyle tüketemez. Diyalektik ise bu açıklığın belirsizliğinde kaybolmak yerine, imkânların belirli tarihsel koşullar içerisinde kavranmasını, ilişkilendirilmesini ve dönüştürülmesini sağlar. Böylelikle: Olumsallık >>> İmkânın açıklığı Diyalektik >>> İmkânın belirlenimi Tarih >>> Belirlenimlerin yeniden açılması Ancak asıl önemli olan üçüncü ilişkidir. Çünkü diyalektik tarafından belirlenen bir imkân, gerçekleştiğinde olumsallığı ortadan kaldırmaz. Tam tersine, yeni bir tarihsel durum ve dolayısıyla yeni imkânlar üretir. Her belirlenim, yeni belirlenimlerin olumsal zeminine dönüşür. Bu nedenle tarih, tamamlanmış bir hakikate doğru ilerleyen doğrusal bir süreç olmak zorunda değildir. Kendi gerçekleşmeleriyle yeni imkân alanları açan, kendi belirlenimlerini sürekli yeniden üreten bir oluştur. Dikkat! Burada Hegelci diyalektiğin belirlenim üretme gücü korunurken, Meillassoux'nun mutlak olumsallığı bu üretimin kapanmama ilkesi olarak konumlandırılıyor. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Meillassoux açısından olumsallığın mutlaklığı, tarihin fiilen sonsuza kadar devam edeceğini garanti etmez. Hatta tarihsel oluşun koşullarının ortadan kalkabilmesini de dışlamaz. Dolayısıyla önerme, tarihin fiilî sonsuzluğundan ziyade tarihin hiçbir belirlenim tarafından zorunlu olarak tamamlanamayacağı şeklinde eli alınmalı ki Hegel ve Meillassoux'cu varsayımların ikisini de birden kapsayıp aşsın; mutlak olumsallık gibi bir evrensel ile tutarlı hale getirsin. Olumsallık imkânı açık tutar, diyalektik imkânı belirler, logos ise bu belirlenimleri kavramsal sürekliliğe kavuşturur. Tarih üç sacayağına da dengeli bir şekilde oturtulmuş görünüyor. Özgürleşme de logosun bu hareketin farkındalığını kazanarak, tarihsel olarak verilmiş belirlenimleri nihai zorunluluklar gibi yaşamaktan kurtulmasıdır. Böylece özgürleşme, tarihin sonunda ulaşılacak bir durum değil, tarihin kendi açıklığını bilinçli biçimde yeniden üretme yetisi hâline gelir. Burada başlangıçtaki ekonomi tartışmasına da geri dönüyoruz: Ekonomiyi insanlığın hizmetine vermek, kusursuz ve değişmez bir ekonomik düzen kurmak değil, ekonomik ilişkilerin kendi olumsallıklarını kavrayıp dönüştürebileceği bir toplumsal ussallık geliştirmektir. Ve işte şu görüngüdeki paradoks var: “Hiç bitmeyen bir tarihin nihai açıklaması.” Tarihin nihai bir ereği bulunmayabilir; fakat tarihsel oluşun neden nihai bir belirlenimle kapanmadığına ilişkin bir açıklama geliştirilebilir. Yani nihai olan tarih değil, tarihin nihai olamayışını açıklayan ilke olarak düşünülüyor. Yine de bu ilkenin kendisini değişmez bir dogmaya dönüştürmemek gerekiyor. Olumsallığın mutlaklığını kabul etmek, belirli bir tarihsel sürekliliğin zorunluluğunu değil, hiçbir belirlenimin sonsuza kadar süreceğinin güvence altında olmadığını savunmaktır. Olumsallık imkânın tükenmezliği, diyalektik imkânın belirlenimi, logos belirlenimin kavramsal sürekliliğidir. Tarih ise bu üçünün, hiçbir nihai belirlenimde tüketilemeyen oluşudur. Burada artık tarihin belirli bir sona doğru ilerleyişini açıklayan bir tarih felsefesinden, tarihselliğin kendisinin nasıl mümkün olduğunu açıklamaya çalışan bir oluş ontolojisine geçiyoruz. Hegel'in tarihinin tini gerçekleştirdikçe tinin tarihi ilerletmesi Meillasoux'nun mutlağı olumsallığın zorunluluğuyla çarpışması ile hiç bitmeyen bir tarihin nihai açıklamasına varıyoruz yani... Tarihin sonsuza dek süreceği zorunlu değildir; fakat tarihin belirli bir nihai gerçekleşmeyle zorunlu olarak tamamlanacağı da söylenemez. Hegel'in Tin'i tarihi gerçekleştirerek kendisini belirler; Meillassoux'nun mutlak olumsallığı ise her belirlenimi yeniden mümkün olanın ufkuna açar. Tarih, Tin'in gerçekleşmesi ile gerçekleşmenin olumsallığı arasındaki kapanmaz diyalektiktir. Çünkü, Süreklilik, değişmeden kalmanın değil, değişimi kavramsal olarak işleyerek kendini yeniden üretebilmenin niteliğidir.
DİYALEKTİK vs OLUMSALLIK Diyalektik olumsallığın sürek avıdır. Diyalektik sürekli olumsallıkları logosun kavramlaştırabileceği alanlara sürerek logosu besler. Kavram kavramının sonsuzluğunun ve sürekliliğinin de bir açıklaması da bu olabilir. Olumsallığın olguları
Felsefi düşünce, olayların altındaki dinamikleri anlamayı ve geleceği sadece tahmin etmekle kalmayıp onu yönetebilmeyi sağlar. İşte ekonominin de usdışı kendiliğindenliklerinin su üstüne çıkartılıp analiz edilmesiyse dinamiklerinin anlaşılabilmesi ancak felsefi tarama ve sondajlarla mümkündür. Böylelikle ussallaştırılmamış köşe bucağı kalmayana kadar yapılan felsefi çalışmalar sonunda ekonomi de tarihsel ve doğal olumsallıklarının farkındalığının yükseltilmesiyle tüm bu benden sonra tufancı usdışılıklardan sıyrılmış ve tüm insanlığın hizmetine katıksız bir şekilde verilmiş olur. Ekonominin özgürleştirilmesi, yalnızca üretim ve bölüşüm ilişkilerinin değiştirilmesiyle değil, ekonominin kendi içinde barındırdığı usdışılıkların felsefi olarak açığa çıkarılması ve ussallaştırılmasıyla mümkündür. Üstelik felsefeye yalnızca dünyayı açıklama görevi vermek yerine ayrıca ona, geleceğin oluşum koşullarına müdahale edebilecek bir işlev yüklemek; Hegel ile Marx arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesini gerektirir. Hegel'in meşhur «Gerçek olan ussaldır, ussal olan gerçektir» önermesini burada özellikle dikkatli okumak gerekiyor. Ekonomide fiilen mevcut olan her ilişki, sırf mevcut olduğu için ussal değildir. Tam tersine, ekonomik ilişkilerin kendi iç çelişkileri, onların kavramsal olarak henüz aşılmamış sınırlılıklarını açığa çıkarabilir. İşte felsefi tarama ve sondaj yöntemleri, bu bakımdan ekonomik fenomenlerin görünen işleyişinin altındaki belirlenimleri araştırıyor. Örneğin ekonomik kriz, yalnızca arz-talep dengesinin bozulması değildir. Krizin arkasında üretimin toplumsal karakteri ile mülkiyetin özel karakteri arasındaki çelişki, sermayenin birikim zorunluluğu, rekabetin yarattığı baskılar ve geleceğe ilişkin belirsizlikler bulunabilir. Felsefe bunları yalnızca saptamaz; aralarındaki zorunlu ve olumsal ilişkileri kavramsallaştırır. Marx'ın Feuerbach üzerine 11. tezini hatırlayalım: "Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar; oysa sorun onu değiştirmektir." Bu iki etkinliğin birbirinden ayrılamadığı bir yaklaşım olarak felsefi metotlar geliştirilmesi pekala mümkündür. Dünyayı değiştirmek, dünyayı oluşturan dinamiklerin kavramsal olarak anlaşılmasına; bu dinamiklerin anlaşılması da dünyayı değiştirme olanaklarının keşfedilmesine bağlıdır. Ancak burada Marx'la önemli bir gerilim de ortaya çıkıyor. Marx açısından kapitalizmin usdışı görünen birçok sonucu, sistemin kendi işleyiş mantığının zorunlu ürünüdür. Örneğin bireysel sermayedarın kendi çıkarını azamileştirmesi, sistemin bütününde krizleri ve toplumsal yıkımı derinleştirebilir. Dolayısıyla bireysel düzeyde ussal olan, toplumsal bütünlük düzeyinde usdışı sonuçlar doğurabilir. Benden sonra tufancılık denilen biz ölümlülere has şey de tam burada önem kazanıyor: Tekil ekonomik öznelerin araçsal ussallığı, insanlığın ortak geleceğinin usdışılığına dönüşebiliyor. Bu nedenle ekonominin ussallaştırılması, bireylerin daha akıllıca ekonomik kararlar vermesinden çok daha kapsamlı bir dönüşümü gerektiriyor. Tarihsel olumsallık ile usdışılık arasındaki ayrım hakkındaysa iki farklı sorun var. Olumsallık, bir ekonomik ilişkinin başka türlü de gerçekleşebilme imkânıdır. Tarihin açık uçluluğunu ifade eder. Usdışılık ise ekonomik ilişkilerin kendi sonuçları üzerinde düşünsel ve toplumsal denetim kurulamamasını, hatta kendi varlık koşullarını tahrip edecek biçimde işlemelerini ifade edebilir. Ekonomiyi ussallaştırmak, tarihsel olumsallığı ortadan kaldırmak zorunda değildir. Aksine, olumsallıkların farkına varmak, geleceğin alternatiflerini çoğaltabilir. Felsefenin amacı ekonomiyi olumsallıktan arındırmak değil, olumsallığın usdışı zorunluluklar gibi yaşanmasına son vermektir. Örneğin ekonomik krizlerin belirli bir tarihsel sistemde tekrar etmesi, onların bütün insanlık tarihi için kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez. Bütün ekonomik ilişkilerin nihai olarak ussallaştırılması, tarihin açık uçluluğuyla çelişmez mi? Çünkü yeni üretim biçimleri, teknolojiler, ihtiyaçlar ve toplumsal ilişkiler ortaya çıktıkça daha önce bulunmayan çelişkiler de doğacaktır. Bu durumda felsefi sondajın tamamlanmış bir ekonomik düzen üretmesi yerine, ekonominin kendi usdışılıklarını sürekli açığa çıkarıp dönüştürebilmesini sağlayan bir toplumsal yeti üretmesi daha tutarlı görünüyor. Böyle bir ekonomi, kusursuz işleyen kapalı bir mekanizma değil; kendi işleyişini eleştirebilen ve yeniden kurabilen tarihsel bir yapı olacaktır. Bu yaklaşım, Lefebvreci ürün ile yapıt ayrımına da bağlanıyor. Ekonomi yalnızca metaların üretildiği bir mekanizma olmaktan çıkıp toplumsal yaşamın bilinçli biçimde üretildiği bir yapıt olarak kavranabilir. Felsefe sonuçta bir ufuk çerçevesinde çözüme asimptotik yaklaşımı logosun akış içerisindeki kendi kendini türetmesiyle ilgilidir; dogmalar çerçeveden öte değildirler, odak ancak özgürleşme ile mümkündür. Ekonominin insanlığın hizmetine verilmesi, ekonomik zorunlulukların insanlık üzerindeki egemenliğinin sona erdirilmesiyle mümkündür. Bunun koşulu da ekonominin kendi dinamiklerinin felsefi olarak kavranması ve toplumsal iradenin bilinçli müdahalesine açılmasıdır. Kavrayış, müdahalenin zorunlu koşullarından biridir; tek başına yeterli koşulu değildir. Kurumsal yapılar, mülkiyet ilişkileri ve siyasal güç de dönüşmek zorundadır. Felsefeyi ekonominin üzerinde çalışan bir eleştiri mekanizması olarak mı düşünelim, yoksa felsefi düşünmenin bizzat ekonomik işleyişin içkin bir dinamiği hâline gelmesini mi önerelim? Biraz daha geriye dönersek; doğal olumsallıklar ile tarihsel olumsallıklar farklı düzlemlerde işler. Doğal olumsallıklar; iklim, kaynakların dağılımı, ekolojik süreçler ve beklenmedik fiziksel olaylarla ilgilidir. Tarihsel olumsallıklar ise üretim ilişkilerinin, kurumların, mülkiyet biçimlerinin ve toplumsal tercihlerin başka türlü gelişebilme imkânını içerir. İnsanlık bunların tümünü ortadan kaldıramaz. Fakat bu olumsallıkların farkındalığını yükselterek sonuçları karşısındaki edilgenliğini azaltabilir. Burada Spinoza'nın özgürlüğü zorunluluğun bilgisiyle ilişkilendiren yaklaşımına bir ekleme yapmak gerek. Yalnızca zorunlulukların bilgisi değil, olumsallığın ve alternatif tarihsel gelişme imkânlarının bilgisi de özgürleştirici bir işlev üstlenir. Sonuç olarak ekonomik özgürleşme, olumsallık üzerinde mutlak egemenlik kurmak değil, olumsallık karşısında bilinçsizce sürüklenmekten kurtulmaktır. Kapitalist rekabet içerisinde tekil sermayeler, kendi varlıklarını sürdürmek için toplumsal bütünlüğün uzun vadeli koşullarını tahrip edebilir. Bu davranış basitçe bireysel akılsızlık değildir. Sistemin kendi rasyonalitesinin ürettiği bir usdışılıktır. Dolayısıyla felsefi sondaj, ekonominin görünen usdışılıklarını saptamakla kalmamalı; usdışılığın hangi ussal görünen mekanizmalar tarafından üretildiğini de açığa çıkarmalıdır. Bu ayrım son derece önemli. Çünkü aksi takdirde ekonomik usdışılıklar, yalnızca bilgisizlik veya kötü niyetin sonuçlarıymış gibi anlaşılır ki hatta bu farklı kültürel hazinelerin tarihte örneklerine bolca rastladığımız gibi yok sayılmaları hatta yok edilmelerine kadar varabilir. Oysa felsefi eleştiri, bizzat ekonomik rasyonalitenin hangi koşullarda kendi karşıtına dönüştüğünü de araştırmalıdır. Toparlanırsa; felsefe, logosun tarihsel akış içerisinde kendi belirlenimlerini türeterek özgürleşme ufkuna asimptotik yaklaşmasıdır. Dogmatik çerçevelerin aşılmasıyla mümkün olan bu hareket, tarihsel ve doğal olumsallıkların ortadan kaldırılmasını değil, onların giderek daha yüksek bilinç düzeylerinde kavranmasını amaçlar. Ekonominin ussallaştırılması da bu hareketin toplumsal üretim ve yeniden üretim alanındaki karşılığıdır. Böylelikle ekonomi, kendi işleyişinin ürettiği usdışı zorunlulukların tahakkümünden kurtarılarak insanlığın ortak özgürleşmesinin hizmetine yöneltilebilir. Logosun akış içerisinde kendi kendini türetmesini de açarsak; burada yalnız Hegelci anlamda kavramın içkin diyalektik hareketi değil, logosun kendisinin de tarihsel olumsallıklardan etkilenerek yeni kavramsal imkânlar ürettiği, dolayısıyla önceden belirlenmiş bir ereğe sahip olmadığı bir süreç de kastediliyor. Evet, bazılarının oksimoronca diye yaftalamalarının aksine Hegelci diyalektiği Meillassoux'nun mutlak olumsallığıyla yan yana getirirken oldukça özgün bir imkan oluşturuyoruz. Olumsallık, logosun aşması gereken bir eksiklik değil, logosun kendisini türetebilmesinin koşulu olursa özgürleşme; yalnızca zorunluluğun kavranması değil, henüz gerçekleşmemiş olanın -logosun Varlık'da akışkanlığının farkındalığıyla- mümkün kılınmasıdır. Logos, olumsallığa rağmen değil, olumsallık sayesinde tarihsel olarak üretkendir. Özgürleşmenin nihai içeriği belirlenmiş değildir; fakat özgürleşmenin yönelimi, belirlenimlerin dogmatik biçimde mutlaklaştırılmasının aşılmasıyla tanımlanabilir. Özgürleşme, yalnızca verilmiş imkânlar arasında seçim yapmak değil, henüz mevcut olmayan imkânların ortaya çıkabileceği koşulları üretmektir. Olumsallık imkânın kapanmamasını, diyalektik ise imkânın belirlenmesini sağlar. Bu hiç bitmeyen bir tarihin nihai açıklamasıdır. Ekonomiyi ussallaştırmak, artık bütün ekonomik gelişmeleri önceden hesaplanabilir ve kontrol edilebilir hale getirmek demek değildir. Çünkü bu, olumsallığın mutlaklığıyla çelişirdi. Bunun yerine ekonomik ussallaştırma, toplumun kendi üretim ilişkilerinin sonuçlarını kavrayabilme, eleştirebilme ve değiştirebilme kapasitesini geliştirmesidir. Böyle bir ekonomi, geleceği kapalı bir plan olarak yönetmez; geleceğin henüz belirlenmemiş imkânlarını insanlığın ortak yararına açabilecek koşulları yönetir.
Felsefe insan hayatına nasıl bir etkide bulunur? Ekonomi programında felsefe olur mu? Olup olmadığını değerlendirin lütfen... @cnbceofficial @ceyhunemredogru youtube.com/watch?v=TR9FCg…
Aynen. Derrida eleştirilince gramatoloji, Heidegger eleştirilince Sein und Zeit, Foucault eleştirilince yönetimsellik teorisi, Bourdieu eleştirilince çeşitlendirilmiş sermaye türleri de çürütülmüş olmuyor.
Darwin eleştirilince evrim Marx eleştirilince marksizm Freud eleştirince psikanaliz çürütülmüş olmuyor. TR muhafazakarının ve liberalinin anlamadığı şey bu.
Çönkö Çön köpötölözmö göçtöğö öçön böylö ölörlödö!?
🔴ABD'nin Teksas eyaletinde bir öğretmen kamera karşısında ağladı. “17-18 yaşlarındaki öğrencilerim iki kısa paragrafı bile okuyamıyor” ➖Bu sırada Çin'de eğitim gören öğrenciler...
Devlet'in devele'den (akmak) türemesiyle çıkartılan etimolojik çalışmalar(!) gibi çalışmayı şimdi o çok sevilenlerden "Para" için de yapalım şimdi - aman dikkat; uyarmadı demeyin çok iddialı gideceğiz bu sefer: Para kafirdir. Kafir hakikati örten demektir. -fir hecesi ile par- kısmı aynı kökenlidir, firavundaki (paraoh) gibi. Paravan mesela örtmektedir. Par ve bar aynıdır. Duvardır, settir. Korumaktan başka bol bol örter. Saray dediğin de örtülü çok az kişiye açık yerdir.Bu mantık silsilesiyle bakarsak; kâfir nasıl ki kendi içindeki veya dışındaki hakikatin üzerini kibirle, inatla veya cehaletle örtüyorsa; saraylar, paravanlar ve bariyerler de benzer şekilde dünyayı "içerisi" ve "dışarısı" diye ikiye bölerek gerçeğin üzerini kapatırlar. Bu açıdan, kelimelerin tarihsel kökenleri (etimolojisi) farklı yollardan yürümüş olsa bile, insan zihninde bıraktıkları "engelleme, saklama ve örtme" imajı tamamen aynı noktada buluşmaktadır. Çok fazla yükseklerden uçtuk sanki di mi? Filolojik olarak yere şiddetli çakılmamak için tarihsel etimolojiyi başlangıç noktası yapıp oradan paranın fenomenolojik etimolojisine geçersek çok daha güçlü bir sonuç çıkarabiliriz. Türkçe para, Farsça pāre üzerinden geliyor. Kaynaklarda bunun Orta Farsça pārak “ödül, borç/ödenen şey”, Avestaca pāra “borç” ve par- “ödemek, eşdeğerini vermek” hattıyla ilişkilendirildiği; daha geride Hint-Avrupa per- “ödemek/eşdeğerini vermek” köküne bağlandığı görülüyor. Aynı uzak kök ailesi Latince pretium “bedel/fiyat” üzerinden İngilizce price ve prize gibi sözcüklere de bağlanıyor. Az bi deştikçe görüyoruz ki, baştaki “örtme” fikrinden bile pekişmiş bir başlangıç veriyor: Para, şeyin kendisi değildir; şeyin eşdeğeridir. Dolayısıyla daha kök anlamında bile bir yerine-geçme ilişkisi var. Marxçı hatta bunu ilerletirsek, bir masa artık yalnız masa değildir; 10.000 TL'lik masa olur. Onu meydana getiren ağaç, emek, marangozun zamanı, üretim ilişkileri, nakliye, doğa, ihtiyaç ve kullanım tek bir niceliksel gösterenin arkasına çekilir: 10.000 TL. İşte burada kâfir analojisi gerçekten çalışmaya başlıyor. Kâfir: burada “örtmek” akademide de kabul gören gerçek etimolojidir. Arapça k-f-r kökünün temel anlam alanında “örtmek/gizlemek” vardır; kāfir de buradan gelişir. Dolayısıyla “kâfir = hakikatin üzerini örten” okumasının gerçek filolojik zemini bulunuyor. Fakat fir hecesini ayırıp para/par ile akraba sayamayız. Arapça kök sistemi zaten bu şekilde işlemiyor: anlam taşıyan yapı k-f-r köküdür; bağımsız bir fir kökü çıkarıp bunu par ile bağlamak tarihsel dilbilim bakımından savunulamaz. Ama konu başlığındaki ana-kavramsal cümle yine kurulabilir: Para kâfirdir; çünkü eşdeğerini gösterirken eşdeğer kıldığı şeyin hakikatini örter. Üstelik burada “kâfir” dinsel bir itham olmaktan çıkarak kelimenin eski örtme anlamının felsefi kullanımı olur. “Firavun”daki fir/par da para ile tarihsel olarak bağlantılı görünmüyor. Firavun, Eski Mısır pr-ꜥꜣ, yani “Büyük Ev” ifadesinden geliyor. Önce kralın sarayını ifade ederken daha sonra saray üzerinden hükümdarın kendisini belirtmeye başlıyor. Ama dikkat: etimolojik akrabalık kaybolurken kavramsal ilişkimiz geri geliyor. Büyük Ev >> saray >> hükümdar. Yani kişinin adı bile değildir başlangıçta. Mekân, içindeki iktidarı temsil etmeye başlamıştır. Bu, önceki devlet tartışmamız açısından olağanüstü güzel: pr- başlangıçta şahıs değil mekândır. Daha sonra mekân şahsın adı hâline gelir. Paravan ve bariyer ise gerçekten “örtme/ayırma” alanına giriyor; ama birbirleriyle aynı kök değiller.Paravan, Fransızca paravent, daha geride İtalyanca paravento: parare “korumak” + vento “rüzgâr”. Yani başlangıçta doğrudan “rüzgârı kesen/koruyan şey”. Sonradan görüşü kapatan bölücü nesne anlamını kazanıyor. Etimoloji Türkçe Bariyer ise Eski Fransızca barriere, barre “çubuk, kapatan engel” hattından geliyor. Burada engelleme ve ayırma anlamı gerçekten tarihsel. Fakat para ile ortak kökten geldiğini söylemek için sağlam dayanak yok. Dolayısıyla filolojik olarak para, paravan, bariyer, firavun kelimeleri korelasyon içerisinde değiller. Ama bunların bazılarının tarih içerisinde kazandıkları işlevlerde ortak bir fenomen ortaya çıkıyor; yerine geçme, ayırma, görünmezleştirme, temsil. Para'nın epokhe'sine ulaştık, temelimiz sağlam şimdi ve teorimiz haline gelebilecek fenomenolojik asıl konstitüsyonu buradan itibaren yükseltebiliriz artık. Metin için nasıl “mekânlaşma zamanın epokhe'sidir” ise Para için de buna paralel çok kuvvetli bir formül çıkmaktadır: Para, niteliğin epokhe'sidir. Bir şey para ile değerlendiği anda onun sayısız niteliği paranteze alınır. Bir kilo buğday ile bir saat mimarlık emeğinin hiçbir fenomenolojik benzerliği yoktur. Biri yenilebilir bir nesnedir; öteki insan yaşamından geçen zaman, eğitim, düşünme ve üretimdir. Fakat tecimsel mübadele bunları örneğin 30 TL ↔ 1 kg buğday 1.000 TL ↔ 1 saat emek şeklinde aynı soyut düzleme getirir. Para burada aslında yalan malan söylemez. Daha incelikli bir şey yapar. Hakikatin bir boyutunu gösterilebilir kılabilmek için geri kalan boyutlarını örter - indirgeme yapar. Bu yüzden “kâfir” metaforu basitçe doğrudan “para kötüdür” anlamına gelmemeli. Örtme aynı zamanda işlevsel bir zorunluluktur. Paravan da örter çünkü korur; duvar da örter çünkü içerisi meydana getirir; kategori de tekilliğin sonsuz özelliklerini örter çünkü düşünmeyi mümkün kılar. Sorun örtünün kendisini hakikat sanmaya başladığımız anda ortaya çıkar. Bir evin 15 milyon TL olması, ev hakkında bir hakikattir. Ama evin hakikati 15 milyon TL değildir. Orada mekân, emek, malzeme, yaşam, anılar, komşuluk, kent, toprak, kullanım değeri, mimarlık vardır. Para bunların hepsinin üzerine tek bir okunabilir işaret koyar: 15.000.000 TL ve piyasa bu işareti şeyin kendisiymiş gibi okumaya başladığında Marx'ın meta fetişizmine çok yaklaşmış oluyoruz. Para kâfirdir; çünkü şeylerin hakikatini yok etmez, üzerini eşdeğerleriyle örter. Para, birbirinden nitelikçe farklı varlıkların mübadele edilebilmesi için onların farklarını epokheye alan bir örtüdür. Tehlike örtmesinde değil, örtünün örtü olduğunun unutulmasındadır. Devlet nasıl zamanı epokheye alarak süreklilik üretirse Para da niteliği epokheye alarak eşdeğerlilik üretir.İkisi de birer toplumsal teknik. İkisi de gerçekliğin bir kısmını askıya almadan çalışamıyor. Ve ikisinde de sorunsal patoloji aynı yerde başlıyor: teknik, paranteze aldığı gerçekliğin yerine geçtiğini iddia ettiğinde. Devlette bunun sonucu toplumun devlet için var olduğu yanılsaması; parada ise şeylerin fiyatları için var olduğu yanılsaması olur. Bu hat “devlet yapıt olmalıdır, ürün değil” önermesine de doğrudan bağlanıyor. Devleti toplumları gütmek için bir ürün - meta - olarak olgulaştırmaktan çok yapı olarak olgulaştırırsak estetik gibi bir mutlağa bağlarız devleti ve devlet gütmekten çok estetiğe yöneltilmiş ve estetiğe yönelten bir hale gelir ki ortada ne zorlamayla bir gütme ne de bir toplumun devlete ait olması gibi bir sorunsallık kalır artık. Devlet idesi oturmuş olur kavramda. Devlet, toplumun üzerinde egemenlik kurmak üzere üretilmiş bir araç değil; toplumun tarihsel akışı içerisinde keşfettiği ideleri, mevcut teknik imkânların elverdiği ölçüde yaşanabilir biçimlere dönüştürdüğü bir yapıttır. Bu yapıtın ereği toplumu yönetmek değil, toplumun kendi varoluşunu estetik olarak gerçekleştirebilmesidir. Devletin kalıcılığı şahıslarda, iktidarda veya mülkiyette değil; bu gerçekleştirmenin sürekliliğini mümkün kılan yapısındadır. Devletin paranın indirgemeciliğinden azade yapıtlaşması gerektiği ontolojik olduğu kadar teleolojik de bir önermedir. Hegel'de devlet, etik yaşamın (Sittlichkeit) kurumsal gerçekleşmesinin merkezi olarak kavranır. Bu teoride ise devletin kendisi nihai özne hâline getirilmekten kaçınılıyor, devletin öznesi toplumda tutuluyor. İşte, Lefebvre'nin œuvre (yapıt) kavramı da burada devreye giriyor. Yapıt, yalnızca tüketilmek veya mübadele edilmek üzere üretilmiş nesne değildir. Toplumsal yaşamın yaratıcı etkinliğinin gerçekleşmesidir. Bu nedenle devlet tasarımında devletin estetik ereği, toplumun üzerinde tamamlanmış bir form oluşturmak değil, toplumun kendi formunu sürekli yeniden yaratabilmesinin koşullarını üretmek olabilir ancak. İşte para(nın) indirgemeceliği sorunsalının -bu ve benzeri- argümanlarının sayısızlığı da indirgemenin hep bir genişleme ile karşılık bulacağını gösterir.
Z-Kuşağı ve sonrası gençlerin bu konuyu bilmemeleri hakkında aslında hiç bir suçları yok. Klasik 7 coğrafi bölge (Marmara, Ege, Akdeniz vb.) ayrımı lise coğrafya müfredatından ve ders kitaplarından kaldırılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), coğrafya derslerinde ezbere dayalı ve bilimsel sınırları tam karşılamayan bu klasik ayrım yerine yeni bir bölge sınıflandırması sistemine geçmiştir. Bu değişikliğin temel detayları şunlardır: Kaldırılma Gerekçesi: Klasik bölgelerin kendi sınırları içinde iklim, bitki örtüsü ve yer şekilleri açısından tam bir benzerlik göstermemesi. Örneğin; Bilecik gibi bazı illerin topraklarının birden fazla bölgeye yayılması veya Ege Bölgesi'nin kıyısında Akdeniz iklimi görülürken iç kesimlerinde karasal iklimin hakim olması gibi bilimsel karmaşaların önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Yeni Bölge Yaklaşımı: Türkiye coğrafyası artık sabit 7 bölge üzerinden değil; Fiziki Özelliklerine Göre Bölgeler (yeryüzü şekilleri, iklim tipleri, bitki örtüsü vb.) ve Beşeri/Ekonomik Özelliklerine Göre Bölgeler (nüfus yoğunluğu, tarım, sanayi, turizm bölgeleri vb.) başlıkları altında işlenmektedir. Uygulama Kapsamı: Bu sistem değişikliği özellikle lise (9. ve 12. sınıf) coğrafya müfredatında uygulanmaktadır. Kitaplarda doğrudan tek bir "Marmara Bölgesi" veya "Ege Bölgesi" ünitesi işlemek yerine, Türkiye'nin iklim bölgeleri veya ekonomik faaliyet alanları bütüncül olarak ele alınmaktadır. Özetle; 1941 yılındaki Birinci Coğrafya Kongresi'nden bu yana kullanılan klasik 7 bölge haritası akademik ve eğitsel geçerliliğini yitirdiği için MEB tarafından modern coğrafya bilimine uygun fonksiyonel bölgelerle değiştirilmiştir. Türkiye'nin 7 coğrafi bölgeye ayrılması, Atatürk’ün vefatından yaklaşık 3 yıl sonra, 6-21 Haziran 1941 tarihinde toplanan Birinci Türk Coğrafya Kongresi'nde kararlaştırılmıştır. Kongre, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü himayesinde ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel başkanlığında Ankara’da toplanmıştır. Sınırları çizen komisyonun neredeyse tamamı (19 üyeden 17'si) Türk bilim insanlarından (Prof. İbrahim Hakkı Akyol, Besim Darkot vb.) oluşuyordu. Bu gençlerin etkileşim için bu şekilde haksız afişe edilmelerinden çok konunun eyalet sistemini mi körüklüyordu da ondan kaldırıldı gibi komplo teorilerine yol açması irdelense daha iyi olurdu. Ekşi sözlük vs de neyse ki bölgelerin müfredattan kaldılması zaten zamanında yeterince irdelendiydi: " ...Türkiye’nin 7 coğrafi bölgeye ayrılması konusu, ilk bakışta bir harita bilgisi meselesi gibi dursa da, altında tarihsel travmaların ve politik kaygıların izleri bulunuyor. bir yanda 1941’in zorlu koşullarında ülkenin coğrafi yapısını anlamak ve anlatmak için emek veren akademisyenler; diğer yanda bu çabayı farklı okuyan, hatta “dış güçlerin oyunu” olarak etiketleyen şüpheci yaklaşımlar var. şurası açık ki, birinci coğrafya kongresi’nin asıl motivasyonu ülkenin coğrafi bilgisini sistemleştirmek, eğitimde birlik ve beraberliği pekiştirmekti. nitekim alınan karar milli eğitim onayıyla ders kitaplarına girdi ve nesiller boyu aynı haritaya bakarak büyüdü. bu, türkiye ölçeğinde ortak bir coğrafi dil ve zihin haritası oluşmasını sağladı. coğrafya dersi, milli bilinci oluşturan önemli derslerden biri oldu; vatanın dağını, ovasını, iklimini öğrenen çocuk, ait olduğu ülkenin çeşitliliğini ve büyüklüğünü de öğrendi. “birlik içinde çeşitlilik” belki de coğrafya dersinin gizli mesajıydı: karadeniz’in yaylası, akdeniz’in portakalı, doğu’nun buzul dağı farklı olsa da hepsi bizim ülkemizin parçalarıydı. öte yandan, komplo teorilerinin ve endişelerin tamamen temelsiz olduğunu söylemek de haksızlık olur. tarihi deneyimler, büyük imparatorlukların haritalar üzerinde cetvelle çizilerek parçalandığını göstermiştir. türk halkının zihin dünyasında sevr antlaşması’nın yarattığı paranoya halen diri. bu yüzden bölgeler haritasına şüpheyle yaklaşanların motivasyonunu anlamak güç değil. ancak somut tarihsel veriler, 7 bölge ayrımının bir parçalanma planının parçası olarak ortaya konmadığını gösteriyor. aksine, bunu ortaya atanlar bizzat bu ülkenin aydınlarıydı ve amaçları ülkeyi bölmek değil, ortak bir coğrafi çatı altında birleştirmekti. elbette her iyi niyetli çaba gibi, bunun da istenmeyen sonuçları veya yanlış yorumları olabildi. bölgesel farklılıkları vurgularken, yöresel kimlikleri güçlendirme ve merkezi kimliği zayıflatma riski kaş yapayım derken göz çıkarmak misali ortaya çıkabiliyor."
Kaleci habire gol yiyip duruyordu. "Maç bittiğinde karşı takıma geçtiğimi ilan ederim ben de tüm bu falsolar başarıma dönüşüverir." diye düşündü ve kendi kalesinde gönül rahatlığıyla gol yemeye devam etti. Fıkra bu kadar...
🏆2026 Fizik Nobel Ödülünü 🇧🇪Belçika'dan Dr. Francis Helzen, 🐧Antartika'daki bu Nötrino Buzküpü Teleskopuyla dün aldı....bu arada...
Sovyetlerin bilimsel atılımıyla ilk yapay uydu Sputnik'i başarmaları olmasaydı; Kapitalizm, uzay yarışı için bilime ve -yeterli bilimsel atılım için gerekli olan insan kaynağını sağlayacak- eğitime sermayesini hiç akıtır mıydı? Neyse ki bu konuda komplekse girip kapitalizmine rağmen dayanışması köpüren ABD tabiri caizse boynuz kulağı geçercesine atılımını tamamlamıştır, %8'lik tahsilli oranını paralı da olsa teşviklerle hafifletilmiş bir eğitim sistemiyle %30'luk daha makul oranlara kotarabilmiştir. Fakat ne yazık ki kendilerini komplekse sokacak rakipleri kalmadığında paralı eğitimdeki teşvikler yerini zamlara terk edecek, kar amaçlı eğitim kurumları ABD halkının çoğunu öğrenim kredi borçları konusunda temerrüde sürükleyecektir. Bunu ben demiyorum, dünyanın en büyük kar amaçlı gösteri şirketlerinden #NETFLIX diyor. (bkz. #MoneyExplained - part III ) ABD demek ki kapitalizmden büyük! Kendi kendinin öz eleştirisini serbestçe yapabiliyor. Aynını karşı taraftan da beklerdik. Ama Sovyetler tam tersine kazanımlarını sonradan hiçe sayacak bürokratik bir körlüğe girdi.
@AugusteBardamu Çünkü komünizm o zamanlar bir erkekler kulübüydü, feminizmse embriyo evresindeydi ve aynı kulüp tarafından kürtaj edilmişti:
Gençlerin bu konuyu bilmemeleri hakkında hiç bir suçları yok. Klasik 7 coğrafi bölge (Marmara, Ege, Akdeniz vb.) ayrımı lise coğrafya müfredatından ve ders kitaplarından kaldırılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), coğrafya derslerinde ezbere dayalı ve bilimsel sınırları tam karşılamayan bu klasik ayrım yerine yeni bir bölge sınıflandırması sistemine geçmiştir. Bu değişikliğin temel detayları şunlardır: Kaldırılma Gerekçesi: Klasik bölgelerin kendi sınırları içinde iklim, bitki örtüsü ve yer şekilleri açısından tam bir benzerlik göstermemesi. Örneğin; Bilecik gibi bazı illerin topraklarının birden fazla bölgeye yayılması veya Ege Bölgesi'nin kıyısında Akdeniz iklimi görülürken iç kesimlerinde karasal iklimin hakim olması gibi bilimsel karmaşaların önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Yeni Bölge Yaklaşımı: Türkiye coğrafyası artık sabit 7 bölge üzerinden değil; Fiziki Özelliklerine Göre Bölgeler (yeryüzü şekilleri, iklim tipleri, bitki örtüsü vb.) ve Beşeri/Ekonomik Özelliklerine Göre Bölgeler (nüfus yoğunluğu, tarım, sanayi, turizm bölgeleri vb.) başlıkları altında işlenmektedir. Uygulama Kapsamı: Bu sistem değişikliği özellikle lise (9. ve 12. sınıf) coğrafya müfredatında uygulanmaktadır. Kitaplarda doğrudan tek bir "Marmara Bölgesi" veya "Ege Bölgesi" ünitesi işlemek yerine, Türkiye'nin iklim bölgeleri veya ekonomik faaliyet alanları bütüncül olarak ele alınmaktadır. Özetle; 1941 yılındaki Birinci Coğrafya Kongresi'nden bu yana kullanılan klasik 7 bölge haritası akademik ve eğitsel geçerliliğini yitirdiği için MEB tarafından modern coğrafya bilimine uygun fonksiyonel bölgelerle değiştirilmiştir. Türkiye'nin 7 coğrafi bölgeye ayrılması, Atatürk’ün vefatından yaklaşık 3 yıl sonra, 6-21 Haziran 1941 tarihinde toplanan Birinci Türk Coğrafya Kongresi'nde kararlaştırılmıştır. Kongre, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü himayesinde ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel başkanlığında Ankara’da toplanmıştır. Sınırları çizen komisyonun neredeyse tamamı (19 üyeden 17'si) Türk bilim insanlarından (Prof. İbrahim Hakkı Akyol, Besim Darkot vb.) oluşuyordu. Müfredattan kaldırılma sebebi de siyasi değil, tamamen yukarıda bahsedilen bilimsel yetersizlikler ve modern eğitim anlayışıdır. Bu gençlerin etkileşim için bu şekilde haksız afişe edilmelerinden çok konunun eyalet sistemini mi körüklüyordu da ondan kaldırıldı gibi komplo teorilerine yol açması irdelense daha iyi olurdu. Ekşi sözlük vs de neyse ki bölgelerin müfredattan kaldılması zaten zamanında yeterince irdelendiydi: " ...Türkiye’nin 7 coğrafi bölgeye ayrılması konusu, ilk bakışta bir harita bilgisi meselesi gibi dursa da, altında tarihsel travmaların ve politik kaygıların izleri bulunuyor. bir yanda 1941’in zorlu koşullarında ülkenin coğrafi yapısını anlamak ve anlatmak için emek veren akademisyenler; diğer yanda bu çabayı farklı okuyan, hatta “dış güçlerin oyunu” olarak etiketleyen şüpheci yaklaşımlar var. şurası açık ki, birinci coğrafya kongresi’nin asıl motivasyonu ülkenin coğrafi bilgisini sistemleştirmek, eğitimde birlik ve beraberliği pekiştirmekti. nitekim alınan karar milli eğitim onayıyla ders kitaplarına girdi ve nesiller boyu aynı haritaya bakarak büyüdü. bu, türkiye ölçeğinde ortak bir coğrafi dil ve zihin haritası oluşmasını sağladı. coğrafya dersi, milli bilinci oluşturan önemli derslerden biri oldu; vatanın dağını, ovasını, iklimini öğrenen çocuk, ait olduğu ülkenin çeşitliliğini ve büyüklüğünü de öğrendi. “birlik içinde çeşitlilik” belki de coğrafya dersinin gizli mesajıydı: karadeniz’in yaylası, akdeniz’in portakalı, doğu’nun buzul dağı farklı olsa da hepsi bizim ülkemizin parçalarıydı. öte yandan, komplo teorilerinin ve endişelerin tamamen temelsiz olduğunu söylemek de haksızlık olur. tarihi deneyimler, büyük imparatorlukların haritalar üzerinde cetvelle çizilerek parçalandığını göstermiştir. türk halkının zihin dünyasında sevr antlaşması’nın yarattığı paranoya halen diri. bu yüzden bölgeler haritasına şüpheyle yaklaşanların motivasyonunu anlamak güç değil. ancak somut tarihsel veriler, 7 bölge ayrımının bir parçalanma planının parçası olarak ortaya konmadığını gösteriyor. aksine, bunu ortaya atanlar bizzat bu ülkenin aydınlarıydı ve amaçları ülkeyi bölmek değil, ortak bir coğrafi çatı altında birleştirmekti. elbette her iyi niyetli çaba gibi, bunun da istenmeyen sonuçları veya yanlış yorumları olabildi. bölgesel farklılıkları vurgularken, yöresel kimlikleri güçlendirme ve merkezi kimliği zayıflatma riski kaş yapayım derken göz çıkarmak misali ortaya çıkabiliyor."
Devlette anlam olarak kastedilen akan şahıs isimleridir, insandır; makamlar, rütbeler değil. Devlet tam tersine bir metindir; mekanlaşma zamanın epokhe'sidir. O metnin öznesi yani onun okuyanı/uygulayanı toplumdur. Toplum ontolojisi itibariyle akışkandır zaten. Toplumu topluluktan ayıransa devlettir; kalıcı fikirler - idelerdir. Devlet ile toplum aynı ontolojik kipte - akışkanlıkta bulunamazlar. Toplum zamansal: doğumlar, ölümler, kuşaklar, ilişkiler, çatışmalar, üretim biçimleri, alışkanlıklar sürekli değişiyor. Yani toplum, Bergsoncu anlamda duréeye benzeyen bir akış. Devlet ise bu akışın kendisi değil; akıştan birtakım ilişkilerin askıya alınarak sabitlenmesi. Bu yüzden “devlet bir metindir”, "devlet develedir."den daha güçlü daha kapsayıcı bir formülasyon oluyor: anayasa, yasa, kurum, yetki, sınır, prosedür, hak, yükümlülük gibi şeyler, toplumsal akışın içinden çekilip tekrar edilebilir ve kişilerden bağımsızlaştırılmış yapılara dönüşüyor. Ve en kritik ayrım şu: Devlette akan şey makam değil, makamı işgal eden şahıstır. “Cumhurbaşkanlığı”, “mahkeme”, “belediye”, “yurttaşlık”, “mülkiyet hakkı” gibi konum ve kategoriler metinsel olarak süreklilik iddiası taşırken; cumhurbaşkanı, hâkim, belediye başkanı, yurttaş, malik olarak bulunan tekil insanlar bunların içinden geçerler. Bir hâkim ölür, emekli olur veya değiştirilir; fakat “hâkimlik” makamı onun biyografisine indirgenemez. Bu bakımdan devletin kişileştirilmesi aslında kategorik bir hata hâline geliyor: metnin yerine okuyucuyu koymak. İkinci önemli bir nokta da bu metnin öznesinin toplum olmasıdır. Çünkü toplum devletin nesnesi olmaktan anca öznesi olarak kurtulabilir. Devlet toplumu “yöneten bir özne” değil; toplumun kendisini belirli süreklilikler içerisinde okuyabilmesini ve yeniden üretebilmesini sağlayan bir gramer gibi düşünülebilir. Devlet metinse toplum hem onun tarihsel yazarı hem de her kuşakta yeniden ortaya çıkan okuyucusu/uygulayıcısıdır. Üçüncü ve en önemli son nokta ise toplumu topluluktan ayıranın da bittabi devlet olmasıdır. Çünkü “topluluk” salt birlikte bulunan ve etkileşen insanların akışkan birlikteliği olabilir. Fakat toplum, geçmişte yaşamış, şimdi yaşayan ve henüz doğmamış kişileri aynı normatif/sembolik sürekliliğin içine yerleştirebilir. Bunun için bireylerden daha uzun ömürlü bir şey gerekir. Devletin kalıcılığı maddi aygıtlarının değil, idelerinin/metninin kalıcılığıdır. Mekânlaşma zamanın epokhe’sidir. Mekânlaştırmak, akışın belirli ilişkilerini yan yana konabilir, gösterilebilir ve tekrar bulunabilir hâle getirmektir. Haritadaki sınır, tapudaki parsel, anayasadaki yetki, mahkemedeki makam böyledir: tarihsel olarak meydana gelmiş olmalarına rağmen, şimdiki zamandaki akıştan geçici olarak çekilerek sabit ilişkiler gibi sunulurlar. Devlet böylece zamanın yok edilmesi değil, zamanın bazı sonuçlarının epokhe yoluyla korunmasıdır. Fakat burada fenomenolojik açıdan önemli bir ayrımı da vurgulamak gerek; ide ile metni tamamen özdeşleştirmemek gerekir. Metin de tarihsel olarak değişebilir; anayasa değişir, kurum kaldırılır, sınırlar değişir. Daha kalıcı olan, metnin mümkün kıldığı veya taşıdığı idealitedir. Örneğin belirli bir anayasa maddesi değişirken “hak”, “yetki”, “yurttaşlık”, “kamusallık” gibi ideler başka metinsel biçimlerde yaşamaya devam edebilir. Devletin metini bittabi ki devletin esasları değiştirilmeden zamanla değişebilir; idelere asimptotik olarak yaklaşabilmek bağlamında evrimleşebilir. Fakat bu akışkanlık değil basamak çıkmadır. Şöyle bir şemada bu kavramları yoğunlaştırabiliriz: Topluluk >>> birlikte bulunan insanlar Toplum >>> zaman içerisinde kendisini yeniden üreten insan ilişkileri Devlet >>> bu akışın belirli ilişkilerini idealize ederek kişiler-üstü sürekliliğe dönüştüren metinsel yapı Ve bundan radikal bir siyasal sonuç çıkar: Devletin sahibi olamaz; devlet ancak okunabilir, yorumlanabilir ve uygulanabilir. Çünkü bir kişinin “devlet benim” diyebilmesi, tam da devletin ontolojik işlevini tersine çevirir: kalıcı olan metni geçici olan şahsa tabi kılar. Devlet adamının ontolojik statüsü bu nedenle devletin kendisinden çok topluma yakındır: o da akar, gelir ve gider. Makam ise kişinin ardından kalır. Bu çerçeve, Lefebvre’de “ürün/yapıt” ayrımıyla da birleşmektedir: devlet, toplumsal akışı donduran nihai bir “ürün” olmak yerine, toplumun her kuşakta yeniden okuyup yorumlayarak gerçekleştirdiği açık bir metin olarak düşünülürse, devletin sürekliliği ile toplumun oluş hâli aynı anda korunabiliyor. Devlet o yüzden paralı askerlerin oluşturduğu, bir takım olumsal fonların öndelediği ve karşılığında artık değerli kazanç, rant beklendiği bir ürün değil tarihsel ve toplumsal tekniklerin el verdiği müddetçe idelerin olabildiğince yansıtılmasına çalışılmış yapıt olmak zorundadır. Fakat burada “yapıt”ı estetik nesne anlamında değil, toplumun tarihsel praksisinin kendisini kalıcılaştırma girişimi anlamında almak gerekiyor. “Ürün” olarak devlet düşünülürse devletin kuruluş mantığı dışsal bir ereğe bağlanır: sermaye konur, zor aygıtı örgütlenir, toprak ve nüfus denetlenir ve bunun karşılığında vergi, rant, artık-değer veya başka bir getiri beklenir. Paralı askerlerin şiddeti kendi başına bir telos taşımaz. Şiddet, onu finanse eden iradenin aracıdır. Böyle bir örgütlenme elbette tarihsel olarak bir iktidar aygıtı veya egemenlik rejimi yaratabilir; fakat "Devlet" kavramlaştırmasında henüz tam anlamıyla devlet değildir. Yapıt olarak devlet ise ters yönde işler. Toplumun tarih içerisinde geliştirdiği hukuk, temsil, yurttaşlık, eşitlik, kamusallık, hak, adalet gibi ideleri, mevcut toplumsal ve teknik imkânların izin verdiği ölçüde dünyaya yerleştirmeye çalışır. Dolayısıyla devlet tamamlanmış bir nesne değil, ide ile tarihsel gerçekleşme arasındaki sürekli çalışmadır. Burada “tarihsel ve toplumsal tekniklerin el verdiği müddetçe” kaydını özellikle vurgulamak gerekir. Çünkü aksi takdirde devlet kolaylıkla Platoncu ideal devlet tasarımına dönüşürdü. İdenin kusursuz biçimde cisimleştiğini asla söylememeliyiz. Tam tersine: İde >> tarihsel teknik >> kurumsal/metinsel biçim >> toplumsal uygulama >> yeniden yorumlama şeklinde bitmeyen bir dolaşımı tarihsel ve toplumsal bir hakikat olarak savunmalıyız. Mesela “eşitlik” idesi bir anda dünyaya inmez. Önce belirli hukuk teknikleri gerekir; yurttaşlık kategorisi, yazılı hukuk, mahkemeler, kayıt sistemleri, temsil mekanizmaları, eğitim, iletişim altyapısı vb. geliştikçe eşitlik idesinin gerçekleştirilebileceği alan genişler. Teknik kapasite değiştikçe aynı ide daha önce mümkün olmayan biçimlerde yeniden mekânlaştırılabilir. Bunu da önceki “mekânlaşma zamanın epokhe’sidir” kaydına bağlarsak; bir toplum tarihsel akış içerisinde adalet hakkında bir şey öğrenmişse, bunu yalnızca yaşayan insanların hafızasına bırakamaz. Onu yasa, kurum, makam, yapı, sınır, kayıt, prosedür gibi mekânsallaşmış/metinselleşmiş biçimlere aktarır. Böylece tarihsel zamanda elde edilmiş bir kazanım, zamanın akışından kısmen çekilerek sonraki kuşağın karşısına tekrar çıkarılabilir. Devlet, toplumun tarih içerisinde kavradığı ideleri, erişebildiği toplumsal ve teknik araçlarla kişilerden bağımsız ve kuşaklar arasında aktarılabilir biçimlere dönüştürme yapıtıdır. Devlet ≠ Hükümet ≠ İktidar! Hükümet geçicidir; iktidar ilişkileri akışkandır; devlet adamları biyolojik şahıslardır. Bunların hepsi zamanın içerisindedir. Devletin devlet olma iddiası ise tam tersine bunların geçiciliğine karşı ideal süreklilik üretmesinden kaynaklanır. Dolayısıyla rant için finanse edilmiş silahlı bir örgütün zamanla devlet kurumlarına dönüşebilmesi mümkündür; fakat onu devlet yapan şey kuruluşundaki silahlı güç değildir. Devletleşme, o örgütün kendi kurucularının özel çıkarlarını aşan, kişiler değişse bile geçerlilik iddiasında bulunan bir normatif/metinsel düzen üretmeye başlamasıyla gerçekleşir. Burada adeta "Lefebvresk" çok güçlü bir ölçüt de ortaya çıkıyor: Bir devlet ne kadar “ürün”leşirse, o kadar özel çıkarlara tahsis edilebilir; ne kadar “yapıt”laşırsa, onu meydana getiren şahısların mülkiyetinden o kadar çıkar. Devletin yozlaşması, devletin ortadan kalkmasından önce, yapıtın ürüne dönüşmesidir. Makamın şahsi servete, kamusal arazinin ranta, hukukun müşteriye göre verilen hizmete, yurttaşın insan olmaktan çıkıp gelir kaynağına dönüşmesi bu yüzden yalnızca “kötü yönetim” değildir. Ontolojik düzeyde metnin ideden koparak metaya dönüşmesidir. Böyle bakıldığında devletin karşıtı anarşi olmaktan önce, belki de şirketleşmiş egemenlik oluyor.
İbrahim Kalın: "Batı'da 'state' durmaktır; bizde 'devlet' 'devele'den gelir. Devlet durmaz, akar."
Faiz de af yok afda da faiz; faiz mağdurlarının telafisi hiç yok ve faiz ekonomide metastaz yaparak çoğalan bir süreklilik halindedir. Bu tabi ki bir kendiliğindenlik değil BURJUVAZİ'nin sınıf çatışmasına bizzat BURJUVAZİ tarafından vesile oldurtulmasındandır. Ha bu arada MARX faize karşıtlığını 2000 yıl önceki bir kudemadan; ARİSTOTELES'ten alıntılar. Aristo ekonomiyi iyi ve kötü diye ikiye ayırırken iyi olana Oikonomia (ihtiyaçların giderilmesiyle sınırlı zenginleşme biçimi)derken kötü olana KREMATİSTİK (sınır tanımaz para ile para kazanma) der. Sonuç; güneşin altında yeni bir şey yok, önce ne olduysa yine olacak. Önce ne yapıldıysa yine yapılacak.
Katılıyorum. Emekçi bakış açısı islamcılara, marxistlerden yani solculardan geçti. Marxta da faiz yasaktır, çünkü emek yok der. Bizimkiler bu fikri almışlar. Fakat islamdakinin sebebi emekle alakalı değil. Zaten islamda değer ve fiyat emekle orantılı da değildir. Faiz için
Soosoez @SoosoezJGZ9k8
19 Followers 2K Following
Fewor @Fewor312
11 Followers 743 Following
Slioghir @SlioghirSxg
139 Followers 5K Following
Seswee @SesweeWeatw
64 Followers 1K Following
ali durmus elcim @alidurmuselcim
4 Followers 28 Following
özgür gencer @ozgurgencer35
3 Followers 12 Following
Ayhan Başhan @bashan_ayhan
1K Followers 4K Following insanları tanıdıkça emin olun ki hayvanları daha çok seveceksiniz 😻🐇🐧🐾😻🐇🐧🐾
mimari_proje123 @proje123
2 Followers 60 Following
Anahiya @Anahiya41178786
3 Followers 74 Following
Archilectureworld @Archilecturewo1
0 Followers 9 Following
Mimarlik Günlüğü @GunluguMimarlik
4 Followers 88 Following Bir Mimarlik Öğrencisi Güncesi & Architectural
Reform Mimarlık @reformtpu
11 Followers 17 Following Reform Mimarlık İç Mimarlık Tasarım Proje Uygulama Ofisi
Seyfullah YILMAZ @seyfullah_ylmz
42 Followers 322 Following Seyfullah YILMAZ Piks Stone Sales Manager Wall stone and brick
Epsa Yalıtım A.Ş. @epsa_yalitim
36 Followers 30 Following Epsa Yalıtım Resmi Twitter Hesabı Yalıtım & Yapı Kimyasallarına Dair Çözümün Adresi.
Serdar Yorulmaz @chiasma0sy
68 Followers 613 Following
Progressive Ajans @ProgressiveAja1
100 Followers 670 Following
Proepoksi Endüstriye... @SistZemin
20 Followers 103 Following proepoksi Endüstriyel Zemin Sistemleri
Siyah Mimari Tasarım... @SYHMMRTSRM
2 Followers 15 Following
Taci Tırnaklı @TaciTrnakl
54 Followers 218 Following
Azat tan @Azattan8
2 Followers 64 Following
Mehmet25 @MehmetBRKL25
51 Followers 826 Following
revitcadsketchup @revitcadsketch
47 Followers 205 Following
Baykuş Mimar @mimar_baykus
58 Followers 570 Following dıştan mimar proje ünlü bir mimarın olsaydı beğenirdiniz hocam :)
DekotrendBurada @DekoTrendBurada
812 Followers 3K Following
VOLKAN GÜNSOR @vgunsor
16 Followers 144 Following
snmm @sinemmb
4 Followers 177 Following
Vitra Antalya @vitraantalya
21 Followers 119 Following Çağlayan Mah. Barınaklar Bulv. Coşkun Apt. No: 100/A Muratpaşa 0242 323 0684
Akron Waterproofing @akronwaterproof
94 Followers 437 Following Basement waterproofing and foundation repair. Interior and exterior systems. Akron, Ohio. Call (330) 203-1269.
EKOKON ÇÖP KONTEYNE... @EkokonCop
39 Followers 4K Following YERALTI&YERÜSTÜ ÇÖP KONTEYNER SISTEMLERİ/UNDERGROUND&OVERGROUND WASTE https://t.co/4v0Gjof5bY:Cep-0535 461 13 94 Ofis-0232 441 40 06
Eslem Mimarlık @eslemmimarlik
316 Followers 1K Following
Bilişim,Teknoloji ve... @darumacomputer
964 Followers 5K Following 1997 den beri Kuşadası Merkezli Bina,Tesis,Kurum,Mağaza,Teknoloji ve Yenilenebilir Enerji Altyapı, Otomasyon ve Taahhüt işleri, Teknoloji Yatırım Danışmanlık
Proje Beğen @projebegen
1K Followers 4K Following Konut Projelerinizi ve Firmalarınızı Kaydedin. Müşteri Portföyünüzü artırın...
Ayhan Gayrimenkul ALA... @ayhangsyrimenku
2K Followers 5K Following Ayhan Gayrimenkul Yatırım Danışmanlığı Alaçatı 🏠EMLAK İNŞAAT TADİLAT KİRALIK LÜKS VİLLALAR🏡[email protected]
Emrah Gülsunar @emrahgulsunar
92K Followers 823 Following Akademisyen (Dr.) / Siyaset Bilimci / English @GulsunarEng
Kemalist ilkay @Kemalistilkay1
48K Followers 9K Following
Ekrem İmamoğlu @ekrem_imamoglu
9.4M Followers 819 Following İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı / Mayor of İstanbul | Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı | For tweets in English, follow: @imamoglu_int
Mansur Yavaş @mansuryavas06
7.5M Followers 447 Following Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı | Mayor of Ankara | For tweets in English: @mansuryavas_en
代孕:三代试管�... @vongidadn
54K Followers 487 Following 加微信:repro7779海内外辅助生殖咨询:吉尔吉斯斯坦、格鲁吉亚国内上门考察服务:深圳广州、山东、成都、重庆、北京上海、西安、昆明、苏杭专业顾问1v1高效指导咨询 全程承诺隐私保障 100%直营,无中间商倒卖客户信息 微信咨询:repro7779
thisis.mu @muzaffer_gebes
41 Followers 291 Following save the e(art)h instagram: https://t.co/MtSZD8JM2k
RS MÜHENDİSLİK @RSMUHENDISLIK
200 Followers 64 Following
Egehan ÖZER @egehan_ozer
5 Followers 73 Following
iGA Istanbul Airport @igairport
161K Followers 137 Following Magical Journeys Start Here ✨ Contact @igairporthelp for any questions or suggestions. 📲 ✉️ Email Address: [email protected]
Con Sinov @lordsinov
1.1M Followers 814 Following Kendi kendine öğrenmeyi öğrenen, ortalama bir Türk, ciddi, değişik, istisna, fact checker.
Reha Muhtar @Reha_Muhtar
39K Followers 1K Following Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsan Türkiye. Gazeteci Televizyon Dünya Haber Rating Rekortmeni. Beşiktaş TV Kurucusu.BABA.https://t.co/XAtoEjhcpm
KOSGEB @Kosgeb
87K Followers 15 Following KOSGEB resmi hesabıdır. / The official Twitter account of Small and Medium Enterprises Development Organization of Türkiye (KOSGEB)
homocinematicus @abbilidi
51K Followers 263 Following ‘benim oğlum bina okur, döner döner yine okur’daki oğul | gımıldak by nature, sinema by education | @bocurgatfilm | eng: @bocurgatfilms
Çağrı Mert Bakırc... @cagrimbakirci
418K Followers 13K Following 📚 PhD, Evolutionary Algorithms 🦧 Fascinated by anything that can evolve. 🧪 #SciComm since 2010. 💫 Founder: @evrimagaci & @kreosus 🦜 English tweets only.
Canan Dagdeviren @dagdevirencanan
132K Followers 700 Following Mom|Materials Scientist|Physicist|Director @CDecoders|Assoc. Prof. @medialab @mitsap @mit|Junior Fellow @Harvard | İnsan kalmayı hayal eden bilim emekçisi
Mete Atature @MeteAtature
247K Followers 2K Following Professor of Physics at University of Cambridge Bilingual tweets (English & Turkish), Mostly about science (https://t.co/5PkYMSMgTd)
Kayatepe Mimarlık @kayatepemim
598 Followers 731 Following
Beyaz Adım Mimarlık @beyaz_adim
365 Followers 24 Following Bizler Beyaz Adım Mimarlık olarak kaliteli fuar stand tasarım çalışmaları başta olmak üzere tüm mimari işlerde yanınızdayız.
Ezgi Yüce Mimarlık @Ezgi_Mimarlik
807 Followers 1 Following Founder & Design Partner of Ezgi Yüce Architecture Mail: [email protected] İletişim: 0212 280 40 98 - 99
kolokyum.com @kolokyum
7K Followers 317 Following mimarlık yarışmaları odaklı mimari paylaşım platformu
açık mimarlık @acikmimarlik
8K Followers 133 Following mimarlığın tüm hallerine dair konuşmalar - @acikradyo 95.0 / 10 yıldır her perşembe 11.30'da. Program arşivi Spotify ve tüm podcast platformlarında
Herkes İçin Mimarl�... @herkesicin
16K Followers 255 Following HiM, sosyal sorunlara mimarlık bağlamında çözümler üretmeyi ve mimarlık eğitimine yeni açılımlar kazandırmayı amaç edinir.
Yüksel Kuranoğlu @ykuranoglu
85 Followers 55 Following
Tolga Architects @tolgamimarlik
617 Followers 76 Following http://t.co/Q1gzbgh23E - http://t.co/GDRMnBUaDT
Mimarlar Odası İzmi... @izmimod
3K Followers 38 Following TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi / Chamber of Architects Izmir Branch
ALB Mimarlık @albmimarlik
92 Followers 113 Following
Derin Mimarlık @derinmimarlik
452 Followers 85 Following İç mimari proje, mobilya, ürün ve fuar stand tasarım & uygulamalarında, tecrübeli ve vizyon sahibi ekibimizle birlikte sizlere hizmet vermekten gurur duyuyoruz.
SA LOCUMS @salocums
320 Followers 344 Following SA LOCUMS is SA's Premier Pharmacy & Nurse Recruitment & Locum Staffing Agency.
Asad Rahman @massonart1
73 Followers 124 Following
Elif Saglamer @elifbelle
259 Followers 737 Following
habib @kurt_habib
21 Followers 35 Following
Izzet Akyol @izakyol
32K Followers 2K Following Economy, Politics, History, Geostrategy, Etymology | From Turkey | @UniBogazici 1987-94 | Lived in China 2001-9 | Global Trading
TriptoD @TriptoDesign
3K Followers 44 Following TriptoD is an independent professional network, share point and source for designers, architects, interior designers, design students and design addicts.
GREV GÖZCÜSÜ @grevgozcusu_
41K Followers 12K Following İşçilerin Birliği • Halkların Kardeşliği • Toplumsal Ekoloji
KESK @KESK1995
115K Followers 76 Following Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu resmi twitter hesabıdır.
TMMOB Mimarlar Odası @MimarlarOdasi_T
40K Followers 51 Following TMMOB Mimarlar Odası, mimarlık mesleğinin uygulanması ile ilgili kuralların belirlenmesiyle görevli kamu ve toplum yararına çalışan Anayasal bir meslek kuruluşu





























